EVE DÖNÜŞ YOLU...
o akşamüstü her zaman olduğu gibi gene güneş usul usul elini eteğini çekiyordu yaşadığım bu büyük şehrin küçük semtinden...işten erken çıkmıştım..yalnız eve yürüyüşlerimden biriyle daha başbaşaydım..insan yaşadıklarını yazar aslında..son yıllarda öylesine sığ ve öylesine renksiz ki hayatım, şu bir kaç aydır ev-iş yolundaki yürüyüşlerimdeki küçücük renkleri bile yazmaya değer buluyorum...
o gün işten erken çıkmanın verdiği fırsatla, yolumu eve uzatabileceğim kadar uzatma gayretiyle, farklı yollardan ve sokakalardan yürümeye başladım.her sabah işe gelirken selam verdiğim ama akşam geç döndüğüm için selam verme fırsatım olmayan faprika bekçisi belki beni göremeyecek diye düşünüyorum.ama ben yeni sokaklar yeni renkler görecektim..buna değmezmiydi.. değerdi elbette.
daha sonbahar gelmemişken, hüzne dair içimde çoğalan cümlerlerden kurtulmak istercesine,güneşin çabuk çabuk batmaya çalışmasına aldırmadan,bilmediğim sokaklardan sakin sakin evime yürüyorum...bir evimin olduğunu kendime defalarca hatırlatacak cümleler biriktirmeye çalışarak...birçok kimsenin sahip olduğu ama farkında olmadığı bu az gibi görünen çokları hatırlatacak ne varsa biriktirmeye çalışmak adına, önüme ilk gelen markete girip o evimdeki meleklerime birşeyler alıyorum bozukluklarımla, bozulmuşluklara yüz tutmuşlarımı tamir adına...
evime az bir mesafe kala,bekleyişlerin ağırlığını atmak istiyorum omuzlarımdan...karım ve çocuklarım beni başka renklerle görmeliler...içimden bir ses az kaldı diyor.. az kaldı...evet diyorum az kaldım...eğer bu sabrımın son finali değilse az bile kalmayacağım...
bugünlerde tüm azlarımı topluyorum çok olmak adına....
SICAK ÇORBA..
Yolun hemen kenarındaki parkta bir bankta sabahlamıştım.uyandığımda boynumda ve kolumda dayanılmaz bir ağrı vardı.kalktım ve banka dik oturdum.soğuktu..belli belirsiz bir sisle birlikte havanın burnumu sızlatan acımtırak kokusu vardı.arabalar yoldan gelip geçiyorlardı ve sabahın sessizliğini motor sesleriyle bozuyorlardı.akşam bu bankta yanımda oturan ve gitmeden önce beni dinleyen sevgilinin bıraktığı yarım şişe kola gözüme takıldı.bir gün buralardan gitmekten bahsetmiştim ona.beni içtenlikle dinlediğini biliyordum.beni anlamadığınıda....anlıyor gibi başını sallamasını ve ben anlatmama kısa ara verdiğimde gözlerini uzaklara çevirip anlamsız ve boş gibi bakmasını seviyordum.bu halini gördüğümde,kafasından o sırada neler geçirdiğini,neler düşündüğünü,düşündüklerinin kaçta kaçının düşündüklerime yakını yada aynısı olduğunu sonsuz bir istekle merak ediyordum...
tekrar yarım kalan cola şisesine kayıyor bakışlarım...ne kadar yaşamam gerektiğini bilmesemde tıpkı yarım kalmış şise gibi yaşamam gereken hayat vardı önümde...güneş yeniden doğuyordu işte.yeni bir gün yeni bir başlangıç değilmiydi.yaşamak güzeldi...
kalktım yürümeye başladım.caddenin karşısında erkencilerin uğrak yeri olan bir çorbacı var...bu soğuk sabahın sıcak çorbası içimi ısıtmalı...yaşamak tüm renksiz hayatıma ragmen çok güzeldi.
tek derdim olmazı biraz fazla istemek belkide.kışın kurumuş bahçelerde kırmızı gül aramaktan vazgeçmeyi öğrenmeliyim.kırmızı ışıkta herkes duruyorsa bende durmalıyım.biraz daha sıradanlaşmalıyım belkide...hayattan tad almak adına bunu yapmalıyım yoksa ya kış mevsiminde donup öleceğim.ya da kırmızı ışıkta geçerken arabanın altında kalacağım...
çorbamı içerken bunları düşündüm...dışarda hayat hareketleniyordu..gürültüler, insanlar,telaşlar çoğalıyordu...çorbacıdan çıkıp kendimi bıraktım bende akıntıya...insanlara....telaşlara....















